Wednesday, 27 March 2013

onca elmaya ragmen

sabah yedi gibi uyandim. a. arkadaslari ile yenikoy'e kahvaltiya gitti. ne yapsam bilemedigimden oturup elmali kek yaptim. ayni anda yuz sey yapmak isteyen insanin draminin sonuclari. yuzlerce kahve ictim, bir dilim kek yedim. yikandim, paklandim, cok sevdigi kazaginin kolu yirtilmis, gunlerdir halledicem diyorum, -cocuk mu kandiriyorsun kadin!- megerse bugune kismetmis. iste ona yama olacak taba rengi deriyi, uc pasaja girip ciktiktan sonra, osmanbey'deki bursa pazarinda bulabildim. sonra terziye gittim, sokuklerimizi biraktim. ofise geldigimde saat 12'yi geciyordu ve sadece 1 kisinin cantasi vardi, oturdum makale bastim, muzik dinledim, dinliyorum. fakat penderecki dinlemek iyi bir fikir degilmis. gece ustum acik kalmis etkisi yaratiyor. herkesler bugun, dolunaymis diyorlar, bir ay oncesinden alarmi verilmis bir dolunay ve de, kis bitmiyor, uretemiyorum ve sindirim sistemim, ne yaparsam yapayim asla duzelmiyor. ofiste, turned on bir vaziyette dakika saydigim anlasiliyordur fakat.

Saturday, 16 February 2013

kucagima dusen bir sehir olsaydin

su an, su yine gri ve islak, disarda sokaklarin camurlu, trafigin kesmekes oldugunu bildigim istanbul sabahinda, gune herkese gore erken, kendi capimda gec baslamisken, berlin'i yine ne cok ozledigimi fark ettim. iceride hayat fena degil. aslinda bilgisayarin basinda, guzel kahvemi yudumlarken milyonlarca kez icine girdigim bu duygu yuzunden genc berlinlilerin bloguna, instagramina kilitlenmek yerine, kendime kilitlensem daha guzel olurdu. ama olmuyor iste. sekilli kahve icen, guzel evlerde yasayan, o guzel insanlar.................insanlarimiz, o guzel kitaplar, o guzel parklar ve upuuzun yuruyusler, ah ah. noktalar.

Wednesday, 7 November 2012

gitmemis.

sokagin kenarindan gecerken fark ettim ki her sabah kose basinda duran yasli simitcinin yerinde yeller esiyor. simitlerini koydugu arabasina zincirledigi plastik beyaz sandalyenin sirt kisminin yarisi kirilmis ve cam bolmenin zeminindeki gazete kagitlari coktan sararmis. asiri merak ettim adama ne oldugunu. hemen karsisindaki kunduraciya sorabilirdim pekala. ama henuz dukkaninin kepenklerini kaldirmamisti ve benim ise ise gitmem gerekiyordu. ertesi gun evden biraz daha gec cikacagimi dusunerek bugunun isini yarina biraktim ve kok salmis gibi durdugum simit tezgahinin yanindan sanki hicbir sey olmamis gibi hizli adimlarla ilerledim.
ertesi sabah kosarak merdivenlerden indim. kunduraci amcaya dogru emin adimlarla yurudum.

merhaba, kosedeki simit satan beyfendi artik neden yok?

diye sordum.

once yuzume garip bir ifade ile bakti. sonra da yolun karsisina gozlerini dikti ve sag elini havaya kaldirarak simitciyi selamladi.

geri gelmis, dedim. ama icimden.

Wednesday, 10 October 2012

isa genzken's rose

merhaba, bugun aklima leipzig messe'deki bu heykel geldi. bundan bir tane de new museum'un orda varmis. onu gormedim. ama gormek isterdim.
sonra bugun aklima baska seyler de geldi yuksek ates yuzunden. mesela lazca'da izmoce ruya demek. ve gunlerdir kendi kendime izmoce deyip duruyorum. nedense lazca degilmis, sibirya'da konusulan bir dildenmis gibi. cocugum olursa adini izmoce mi koysam. uff olmaz izmo derler simdi cocuga. :/ sacmaladikca sacmaliyorum. uzerime biri oturmus gibi. asiri uykulu bir haldeyim ve gozlerim cok aciyor. uyusam gecer gibi ama aslinda gecmez bilirim. damagim kuruyor. burnum kanayacakmis gibi. 
ates kafasi bambaska vallahi.  

Monday, 8 October 2012

mavi tukenmez kalem govdeli turuncu pofuduk agac

aklima surekli ayni desen gelip duruyor. mavi tukenmez kalem ile cizilmis bir agac. dallarinin ucu goz gibi bitiyor. ustteki podufuk kismi ise turuncu kuru kalem ile boyanmis. ve iste o kadar. nerde gordugumu hatirlamadigim bu deseni cizmek icin tek yapmam gereken sey cesaret. hayatta ihtiyacim olan tek sey olan cesaret.