Tuesday, 3 April 2018

bir bahar akşamını uygun gördüm. akşamüstü vakti. batmak üzere olan güneş nokta atışları yapıyor. araya soğuk hava parçaları karışıyor. tüylerimiz diken diken oluyor. yavaş yavaş ilerliyor her şey. bütün öfkemi üzerimden atıyorum. beni daha iyi bir insan yapıyorsun. çok direndim. neden bu kadar sert olmak zorunda olduğumun cevabını veremem sana. yargılarımdan kurtulmam lazım. başka bir dünyada yaşayabilir miyiz seninle. geleceği birlikte hayal etmek çok zevkli olacak. işte insanlar bu yüzden çocuk yapıyorlar. 

Wednesday, 14 February 2018

unutma

I want something so so real or I am going to explode.

frankfurt havaalanindkai marsilya yolcuyla geçirdiğim beş dakikadan bahsetmek istiyorum.
tek yaptığım şey yanındaki boş yere oturmaktı. beş dakika sonra uçağı kalktı.

gerçek yoğunlukta duygularla yeniden iletişim kurmak istiyorum. beş dakikada çok yaklaşmıştım. biraz daha zamana ihtiyacımız vardi.

sonra buraya dondum. burada isler cok zor. kimse birbirine bakmiyor.

neden baktığım yerlerde duranlar bana bakmıyor? neden hep yanlis yerlere bakiyorum? sayikliyorum.

hakikate ihtiyacim var, hakikat buz gibi de olabilir. belki de buz gibi hakikat budur.




Monday, 5 February 2018

her şeyi yanlış anladığıma dair şüphelerim var. sanırım acele ettiğim için böyle oluyor.
daha sakin ve yavaş olmalıyım.
zaman yetmiş bin katına çıkmalı.

Saturday, 3 February 2018

dun is cikisi o. ile bulustuk, peyote'de idi, yanina gittim. peyote'yi seviyorum, bazi yerlerin zaman icerisinde radikal degisiklige ugramamasi ya da en azindan kapanmamasi, gecmisle kurdugum pamuk ipliginden iliskiyi yasatabiliyor. sanirim acildigi ilk gunden beri peyote'ye gidiyorum. son yillarda disariya cikmama kararim sebebiyle pek gitmesem de son bir ay icerisinde yeniden gitmeye baslamis olmak hosuma gidiyor. ayni karanlik, ayni aci punk kokusu, ayni sakal ve sac kombinasyonunu gormenin iyi gelecegi aklima gelmezdi elbette. peyote deyince tabi aklima hemen hakan orman gelir. pia kelaynak zamanlarindan beri bildigim hakan. yillar once bir trafik kazasinda oldu. onu uzaktan uzaga hep cok severdim. ne zaman peyote'ye gitsem gulumseyerek selam verirdi. yillar sonra ogrendim ki megerse onun kaza gecesi donmeye calistigi evi, eski erkek arkadasimin evi imis. o isiklar beni hala urkutur.

o.'yu cok severim. tanismamizin hikayesi cok eglencelidir. mimar sinan bahar senliklerinde hop diye onume atlamisti. 2000'lerin basiydi sanirim. basta cok itici bulmustum tavrini ama kisa bir sure sonra anladim ki kendi sahsina munhasir, son derece akilli ve iyi bir insanmis. dostlugumuzun en az 17 yili var. bunca zaman icerisinde birbirimizin dususune, kalkisina taniklik ettik. her zaman yanimda oldu. ben de elimden geldigince onun yaninda olmaya calistim ama su an fark ediyorum ki, bir cok arkadasimla kurdugum iliskiye bakarken, aslinda insanlara hak ettikleri degeri yeterince verememisim. onlari en derinlerine kadar tanimak aklimin ucundan gecmemis. o. bir akademisyen, ayni zamanda sanatci, bunlarin disinda inanilmaz meziyetleri de var. bence o.'nun en sahane ozelligi tam bir ayrik otu olmasi. bunun dusunce yapisiyla bir iliskisi var sanirim. o. gercekten baska bir dunya istiyor ve butun gerceklere ragmen hayal ettigi dunyayi talep etmekten asla vazgecmiyor. dun peyote'de iken o.'ya ogretmenligin nasil oldugunu, ogretirken ne hissettigini sordum. daha once bunu sormamis olmam kendime dair garip hissettirdi beni. onun bu yonuyle hic ilgilenmemistim. bir suru sey konustuk, ogretmekten, ogrenmekten, ogrenme ve ogretme yontemlerinden soz ettik. internete dair bilmedigim onlarca sey soyledi yine. yeni seyler ogrendim.

sonra bir baktim ki m. ilerideki masada oturuyor. bir gun once yazdigim mesaja cevap vermemis olmasi garip bir sekilde kalbimi kirmis olmali. ona yaklasma cabami nedenini bilmedigim bir sekilde cevapsizlik ile sonlandirdi. merak etmedim acikcasi. cunku butun komikliklerime ragmen kendi tavrimdan cok eminim, iyi niyetli, merakli bir sekilde konustum onunla. ustelik cok da heyecanlanmistim onunla tanistigim icin. belki harika biridir, belki ondan cok sey ogrenirim, bolca guleriz demistim kendi kendime. ilk baslarda hep gulen ve pozitif bir sekilde yaziyordu. sonra risk sozlugunun seksi bir kelime oldugunu beyan etmemle birlikte durakladi. yanlis anlamis olabilecegini dusundum ve sehre ne zaman donecegini sordum. yarin donecegini yazdi. hafta sonu onu belki bulabilecegimi, hosgeldigini soyledim ve sustu. belli ki bulunmak istemiyordu, bir cevap olarak sessizligin cok tedirgin edici bir tarafi var. kalbimi kiriyor sessizlik, ozellikle de iletisim halinde bir anda basladiginda. yoksa severim. kendi basina bir sessizligin erdemli oldugu gercek. hal boyle olunca onu gordugumde hic yerimden kalkasim gelmedi. o da beni gormustur elbet, bana donuk oturuyordu. o da hicbir sey demedi. saat 10 gibi mekandan ayrildik o. ile. yol boyunca kendimi cok iyi hissettim. bir insana yaklasmaya calisirken onune konulan barikatlarin sayisiz sekli vardir. uzun yillardir yeni insanlarla tanismak gibi bir motivasyonum yoktu. bu yuzden bu barikatlarin nasil seyler oldugunu unutmusum. ilk yakinlasmak istedigim insandan sessizlik barikati gorunce hevesim kirilmayacak tabii ki. eskiden olsa kesin kirilirdi cunku o zaman ne olduguma dair pek bir fikrim yoktu fakat hayatimin bu doneminde ne oldugumu, ne olmadigimi o kadar iyi biliyorum ki herhangi bir kotu hissettirme, farketmezci yaklasim beni oldugum seye dair sarsamaz. hoscakal m. senin adina biraz uzuldum.

Friday, 2 February 2018

insanlar oldukça tuhaf, izleyince daha da tuhaflaşıyorlar üstelik. eskiden bu kadar tuhaf değillerdi sanki ya da bilmiyorum. insanların eskiden nasıl olduklarını çok da hatırlamıyorum sanırım. fakat okuduklarıma, anlatılanlara veya dinlediklerime bakılırsa birbirleri için daha önemliydiler. artık herkes kendisi için önemli. bütün insanlar self-awareness satıyor. sırf bu bile aslında bunun doğru olmadığını gösteriyor bence. insanların da işine geliyor tabi bu. daha kolay kendinle uğraşmak belki de onlar için. benim için yeni bir durum olduğu için çok şaşırıyorum. çünkü her konuşma "boşvere, kendi kaybedere" bağlanıyor. madem öyle ne yapıyoruz birlikte. babaannem yaşasaydı keşke ve onunla konuşabilseydim. çok yalnız hissediyorum bugünlerde kendimi.

belki ona anlatabilirdim hissettiklerimi, "babaanne" derdim, "bunca sene insanları çok tanımaya çalışmadım, hep uzakta tuttum kendimi. bu büyük bir hataydı. şimdi onlarla iletişim kurmak istediğimde, senin anlattığın gibi iyi insanlarla karşılaşmıyorum, herkesin kabuğu çok sert. dün gece uyumadan önce hep seni düşündüm. kucağına yatmayı özledim. sırtımı okşardın yanımda olsaydın, hiçbir karşılık beklemeden, sadece torunun olduğum için beni ne olursa olsun hep çok severdin. keşke sana kendimle ilgili daha çok şey anlatsaydım ve keşke senden daha çok şey dinleseydim. seni çok özlüyorum."


Wednesday, 31 January 2018

her gün yazmak oldukça zor.

fakat kendimi buna alıştırmalıyım çünkü bir süre sonra yaşadığım, deneyimlediğim şeyleri hatırlamamak beni gerçekten üzmeye başladı.

nasıl bir unutma halidir bu bilemiyorum. bütün hisler, her şey, sanki hiç yaşanmamış gibi, sadece isimleri kaldı tutkuların ve acıların.

kendimi tekrar ettiğimi biliyorum, nakarat gibi biraz bu tekrarlar, tekrar ettikçe unutmayacağımı sanıyorum.

dün ılgın ile işten biraz vakit çalıp sergi gezmek üzere galata'ya gittik. öktem aykut galeri'de sinan logie'nin sergisini gördükten sonra karaköy'deki galeri binasına gittik. bu bina, galeri nev, pi artworks, art sümerve mixer'in taşındığı yeni bir adres. mixer'deki hayvanların tarafı isimli sergiyi zaten geçen hafta açılışında görmüştüm. ılgın da görsün istedim. gördüğü çoğu şeylerin direkt ve sloganvari olduğunu, sanatın grafik tasarımdan ve posterlerden daha iyi bir yerde durması gerektiğini söyledi. art sümer'deki fotoğraf sergisi ilgimi çekmedi açıkçası. diğer galerilerde zaten bir şey yoktu. sonra urban'a gidip bir pizza paylaştık ve bira içtik. hava çok güzeldi. "kış gelemeyecek mi?" diye sordu ılgın. halimden memnun olduğum için "gelmese de olur" dedim. o da "ama yazın kuraklık olur" o zaman dedi. yaşlandıkça daha çok üşüyorum. eskiden izlandacılık yapar, soğuk havaya övgülerde bulunurdum ama şimdi yazı seviyorum. üzerimin hafif olmasını tercih ediyorum. sanıyorum yaşadıkça insanın ruhu ağırlaşıyor ve bu yüzden hafif kıyafetler giymek daha da hoşuna gidiyor.

urban'da yeterince üşüdükten sonra peyote'ye geçtik. orada da birer bira içtik. kimse yoktu. keşke m. burada olsaydı ve tatlı tatlı konuşsaydık diye düşündüm. uzun zamandan sonra ilk defa bir insanla uzun uzun konuşmak istiyorum fakat iletişim kurma zorluklarım saçmalıklara imza atmama sebep oluyor. neden beyrut'a gitti acaba? hiç de tanımıyorum aslında onu. sonra g'nin yanına asma altı'na gittik. duman altı, kötü patates, ucuz bira ve tom waits. saat kaçtı kalktığımızda bilmiyorum. eve yürüyerek nasıl döndüm?

taksim'den kurtuluş'a kadar keç kere yürümüşümdür? yüzlerce. ve bu yürüyüşlerin hangisini hatırlıyorum?

* bir keresinde david bowie'ye benzeyen bir seks işçisi gördüm ve bakakaldım.
* bir keresinde (dün) önümde yürüyen sarı peruklu, file çoraplı bireyin arkasında yürürken büyülendim ve fotoğrafını çektim.

eve gittiğimde marvin ile oynadım biraz, sonra saat geç olduğu için salonda uyuyakalmışım.

üç gündür kitap okumuyorum. ne kadar acıklı.

her şeyi kaydetmeliyim. her şeyi. hafızamı kurtarmalıyım.


Monday, 29 January 2018

tuhaf yıldızlar dünyaya bakıyorlar, gözlerini kırpmadan *********************

yeni yıl kararlarımdan biri de daha çok okumaktı çünkü 2017'de gerçekten de doğru düzgün okuyamadım. musti'nin internetten bulup playlaştığı book challenge güzel bir vesile oldu okuma listesi oluşturmak için. her ne kadar oradaki sıralamayı takip edemesem de yeni yılın ilk biten kitabı dolayısıyla mutluyum.

tuhaf yıldızlar dünyaya bakıyorlar gözlerini kırpmadan**********
"emine" sevgi özdamar.

harika bir kadın, daha önce hayat bir kervansaray ve haliçli köprü isimli kitaplarını okumuştum.
yarı otobiyografik yapıtları büyülü gerçekçiliğin yollarında ilham verici bir yolculuğa çıkarıyor okuyanı ve bu kitap da aynı şekilde, çok ağladıktan sonra kana kana içilen su gibi.

yakın zamanda babaannemi kaybettim. özdamar'ın kitap boyunca babaannesi ile olan hatıraları beni babaannemsizliğin kalp kırıklığını sarabildi diyebilirim. bizi biz yapan insanlar gittiklerinde, geride sadece bize bıraktıkları güzel anlar kalıyor, onlara dokunmak melankolinin kollarında yarı sıcak yarı ıslak hislerle baş başa bırakıyor.

"emine" sevgi özdamar'ın hayatı oldukça ilham verici. yazarın tiyatro tutkusu peşinden berlin'e gidişi ve orada brechtyen tiyatroya dair her şeyi öğrenirken yaşadıkları... duvarın ikiye ayırdığı berlin. batıda komün evinde geçirilen günler, doğuda "sovyet işçilerinden gelen para ile yaşamaya çalışan bir ülke." baader meinhof, besson, müzikler ve en çok da aşk.

türkiye'deki baskı rejimi, ciğeri sökülen insanlar ve istanbul'da kocasını bırakıp berlin'e taşınan bir kadın. çalışkan. yalnız başına. her hatırası, anımsanmayı hak eden bir hayata referans veriyor. dudakları morarana kadar öpüştüğü adamlar, bozdurulan paralar, buz gibi bir şehir.

kitap adını else lasker-schüler'in bir şiirinden alıyor:

tuhaf yıldızlar dünyaya bakıyorlar gözlerini kırpmadan*******************************