Saturday, 18 March 2017

nasil ozgurlestirici gereksiz olani dokmek ustunden. 30'umdan sonra ogrendigim en guzel sey. sirf gecsin diye zaman yasanir mi, ne sacma. suursuzca tukettigim zaman kenar kose kafelerinde ve evlerinde abuk subuk konusmalara dahil olmaya calismalarla. sacma sapan insan, esya. mekan ile. insan bir cumartesi gecesi butun o yuklere maruz kalmayinca anliyor degerini yalniz basina kalmayi beceremeyen insanlarin yasattigi zulumden kacip bambaska bir evrende huzur ve sukunetle durmanin. oh be. hicbir sey yuk olmamali ustunde kisinin. akip akip gitmeli. dans etmeli hepsi etrafta. yasasin. otuzlarimin ortasina yaklasirken hayatin, sevginin, gercegin kiymetini bilmenin degerini ya anliyorum ya da iste kendi kendime uyduruyorum. ne fark eder. koca dunya zaten tas gibi agir, tul gibi olmali insanin ustundeki, ucusan. zirhlara gerek yok. mis.

Tuesday, 14 March 2017

alejandro jodorowsky'nin hayat icin onerileri

dun uyumadan once okudum ilk kez, "ihtiyacin olandan fazla uyuma ve yeme" diyordu jodo ve daha bir suru sey. bir suredir bu uyku mevzusunu dusunuyordum. bu sure yillari gecmis bile olabilir: uykuya cok zaman ayiriyorum. neredeyse bir gunumun ucte biri. ucte birinden fazlasi iste geciyor zaten ve bana hayat icin kalan bir avuc ici. avuc icinde yasamaya o kadar alistim ki. yapmam gerekenler, (dus, banyo, yuruyus gibi) disinda bana kalan sadece 0'dan biraz fazla vakti oluyordu ve o vakti de genelde endise ederek geciriyordum. her sabah annem arar beni 8'de. yillarin aliskanligi. ben ise uzum zamandir annem aramadan once kalkmaya calisirim ama basaramam. israrla saatim 7'ye kuruludur. dun, jodo'nun soylediklerine bakarken bugun icin istedigim sey icime yerlesmis olmali ki evet, annem aramadan once uyanabildim. bu sadece uyku ile ilgili de degil. hayat ile ilgili. bir turlu toparlayamadigim zihimle. surekli bahane bulmalarimla. ama hayir, hayat boyle bir sey degil ve bu olumsuzluk donguleri icerinde kosamam. meditasyon ya da yoga yapmak gibi spirituel acilimlarla ilgilenmedigimi bildigimden, bundan boyle daha cok hayatta kalabilmek icin kendi gerceklerime tutunmam gerekiyor. 

1. bunca yillik hayat tecrubesinden sonra zamanimi cok daha iyi kullanabilmeliyim. acilimi: daha az uyku, daha cok enerji.

2. yapmam gereken isleri en hizli ve en dogru sekilde yapmaliyim.

3. insanlara hic kulak asmamaliyim. insanlari sevmeye devam etmeliyim ama ciddiye almamaliyim.

- dunku olay her seyi acikliyor. bir gun oncesinden instagram icin bir video hazirlama karari almistik. isler kolay cozulsun diye f'yi de alarak n'nin yanina gittim. n, m'nin gorselleri hazirlamasi gerektigini soyledi, sonra zaten bir app'e koyacagiz ve bitecekti. m, her zamanki tembelligi ile aman tanrim, depresif ve pesimist, acayip bir tip, halbuki bu yeni baslangic sayesinde hayatinin sansini ele gecirdi ama cok surmez, eski kozasina doner yine. neyse m, butun gun sacma sapan isi salladi. sonra kendince bir seyler yapti. bu arada basimin etini yedi. "ben yaptim da, simdi gelecek degistirecek de" nasil bir bikkinlik ve tembellik. sonra f gormek istedi imajlari haliyle. m triplere girdi: "iste gordun mu? degistirmek istiyor!" m'nin ciddiye alinacaj bir tarafi yoktu, yapmasi gerektigini soyledim. f fotolari secti, imajlar hazirlandi. sonra n'nin yanina gitti. geri geldi. "n yapamayacagini soyluyor, yarina kalsa olur mu?' dedi, delirecektim. "hemen app'i yukluyorum, ne var onda ya sadece imajlar upload edilecek ve zaten app kendi kendine videoyu yapacak" dedim. m sessizce kalakaldi. sonra n geldi." aa yaptim falan fisman." kiz da tatli bir kiz, trip atmayacagini biliyorum ki trip atacak bir mevzu yok. cunku yaptigi bir is yok. telefonunun bir kac tusuna basmak disinda. neyse yukledik vs. sonra bugun dijital grubunda yazismalara bakiyorum. "x'lerin videosu cok guzel oldu, lutfen rt ededim." n ne yazsa begenirsin: " m ile birlikte yaptik, gulen surat." gercekten dedim, bu kadari da olamaz, hicbir sey yapmayip nemalanmak. m'nin butun gunku olumsuzluklari vs. insanoglu boyle iste. bu kadar basit ve sacma. bu yuzden bu asla ve asla bu tip ilkelliklere karsi asiri yorumda bulunarak zamanimi kaybetmemem gerektigini ogrenmeliyim. benim derdim bu. bundan kurtulmaliyim. yargilama yok ama farkindalik var.

4. yapmam gereken isi en dogru sekilde yapmaliyim, baskalarinin hatalarini ortmek icin canla basla calismamaliyim. birak kopacaksa kopsun.

5. surekli not almam gereken o defteri hep yanimda tutmaliyim.

6. jodo'nun dedigi gibi her animda ne hissettigimi, ne dusundugumu, ne oldugunu bilmeliyim ama kendimle obsessed olmamaliyim.

aslinda dahasi da var.

ama bugunluk kerouac ile bitirebilirim bugunluk.

"asla kendi evinin disinda sarhos olma"

Thursday, 9 March 2017

telefoncular sokagindaki tas



benim ya da senin, herhangi bir tek kisinin tasiyamayacagi agirlikta/buyuklukte bir tas. bir cocuga gore belki de bir kaya parcasi. havalar nemlendikce ve yagmurlar arttikca yosun bagliyor, yeseriyor; havalar isinmaya basladikca kuruyor ve hepimizin bildigi tas rengine geri donuyor. gri, neredeyse kusursuz bir kup gibi. pangalti'nin en islek ara sokaklarindan birinde on yillardir duruyor. sokak esnafinin soyledigine gore bu tas en az 30 yildir telekom binasinin dibinde durmakta. bir ara tasin ayaklanip sokakta gezindigi rivayet edilmis. sonra mezarligin hemen yanindaki kiyafet satan dukkandan komik genclerin bu rivayeti yaydigi ve her gece icip tasi tasidiklari ortaya cikmis. sokak ahalisi bu olayin uzerine oylama yapmis ve tasin yerinin sabit olmasi konusunda hemfikir olmus. sizin yerinizde olsam hic usenmem ve telefoncular sokagindaki bu tasi arar, bulur, gorurdum. sonra belki bu tas hakkinda konusmak icin bulusurduk.

Monday, 29 August 2016

bugün vedat türkali öldü. henüz 17 yaşımda bir bebe idim ve ahmet soner bir gün şöyle demişti: "hiç vedat türkali okudun mu"? hayır demiştim utanarak, kızmıştı. sonra da muhammet'ten de sert bir emirle "oku" demişti. sene 2000 idi. aradan 16 yıl geçmiş. onca zaman içinde vdat rükali okudum elbette. ama okumadığım ne çok şey var hala. daha çok okumalıyım. daha çok öğrenmeliyim. seneler çok çabuk geçiyor. kabımı güzel şeylerle doldurmalıyım.

Thursday, 25 August 2016

inanılmaz sıradan bir gün

oksimoron gibi bir şey oldu bu. sıradan bir günün ne kadar inanılmaz olabileceği hakkında yapılan bütün filmler, yazılan bütün öyküler bir yana,

konunun yapmak ya da görmekle bir alakası yok.

seneler geçiyor ve hala kendime istediğim zamanı ayıramıyorum, istediğim kadar yalnız kalıp, yalnızlığımı düzenleyip, başlamam gerekene başlayamıyorum.

"yeterince istemediğin için dedi r. bugün."

yeterince istememekle alakası yok bunun. yeterince istemediğimi düşündüğüm zamanlar da oluyor elbette ama yaşanan süreç, ki bu süreç yılları kaplıyor, istememekle asla açıklanamaz.

her gün sabah 8'de kalkan bir kadın düşünün. 9.30'da iş başı yapıyor ve tekrar eve döndüğünde en erken saat 19.00 oluyor. işte geçirdiği sürede beynini beş para etmez insanlar için çalıştırıyor, yemek yese mi yemese mi, sürekli buluşmak için dürten arkadaşlarına hayır demekten yorulsa mı yorulmasa mı, bir şey izleyip dinlese mi, sevgilisi şikayet etmese mi, hadi bütün bunları yapmasa, 20.00'a  kadar yorgun beynini dirilmekle uğraşsa ve sonra gece saat 02.00'a kadar çalışsa, sabah uyanıp yine aynı döngü?

nerede kaldık?

hiçbir yerde kalmadık.
hiçbir yere kalamayız.
çünkü zamanın kenarı kalmış sadece.
en son lokması değil,
kimsenin kullanmaya tenezzül etmediği yanık kenarı.


Sunday, 21 August 2016

ne diyecegime bilemiyorum, otomatige baglamis bir sekilde her zamankinden daha da inatla hayata sarilmaya calisiyorum, calisiyoruz ve sonra yine bir bomba patliyor. daha ne kadar kotu olabilir, bunun daha kotusu nedir diye sormaktan kaciniyorum inatla ama her gece ruyalarimda daha da kotusunu goruyorum, misal dun kac katli oldugunu hatirlamadigim bir binadan atlamak mecburiyetindeydim, herkes bu atlayisin cok kolay olacagina ikna etmeye calisiyordu beni ama cok tedirgindim. korku degildi, garip bir tekinsizlik ve neden atlamak zorunda oldugunu bilmemenin beyhudeligi. derin bir nefes aldim. neden atlamak zorunda oldugum sorusu gundemde bile degildi. sadece atlamaliydim ve yanimdakilere bakilirsa bu atlayis kolay olacakti. gittikce daha az gormeye basliyorum. umutsuzluk oranima paralel bir korluk. doktor goz migreni diyecek. sanki beyminde bir baska beyin vya beyinler var. asiri karmasik mantiksal suzgeclerden geciyorum, geciyoruz. inatla yasamaya caliyorum, calisiyoruz ama biliyorum, biliyoruz ki savas icindeyiz. kendimi cok kotu hissediyorum, benim yasamak isedigim dunya boyle bir dunya degil. bu kadar korkunc oyunlar oynanmamali. hep soyledigim sey: insanoglundan miras kalan kotulukleri yeniden uretmememiz gerekiyor. bos bos bos, anlamsiz ve aptalca her turlu bireysel hareketimizin yaydigi topalm enerjiden dolayi, kotlugu en kucuk anlanlarda defalarca kez besledigimizden insanlik bu halde. kotlugun en buyuk oyunu iyiligin goreceli olduguna inandirmakti herkesi. iyilik goreceli oldugunda kotuluk mesrulasti ve gucune guc katti. umarim lokantadaki garsona kotu davranirken ya da bir insani aldatip ona yalan soylerken neyin oyununa geldiginizi anlarsiniz bir gun. kac senedir soyluyorum ama herkes bir havalarda, havalardaydi. simdi, en kucuk kotulugunuzden kurtulun. bu dunya zaten cehennem, biz iyisini gormeyecegiz ama bir takim hareketlerimizle kaniksanmis sik kafali eylemleri refleks olmakran cikarip enerji akisina mudahale edebilrizi. anlamiyorum ki zaten, bu kadar boktan olmak zorunda olan nedir.

Monday, 7 March 2016

dolapdere.

kalyoncu kulluğu'ndan aşağıya doğru yürümeyi çok severim. tarlabaşı’nın bütün hengamesinden dolapdere’nin son günlerine doğru yolculuktur bu yol benim için. sağ taraftaki kilise, çivit mavisi spotçu ve de harap haldeki şahane binaları selamlar, bombeli yokuştan aşağı yuvarlarım kendimi. şayet günlerden pazar değil ise yokuşun bittiği yerden sağa döner, camiye doğru yürürüm. sağlı sollu dükkanlar ve önlerinde bekleyen avareler çok ilgilenmez gibi yaparım ama aslında hepsine bakar, hepsinin hakkında düşünürüm. dolapdere, bütün bohemliği, aktivistliği, zırvalığı ile içimi şişiren beyoğlu'ndan kaçma yeridir benim için. fakat acı gerçekle yüzleşmek için biraz daha yürüme gerekir her defasında. koç müzesi'nin inşaatına doğru, yani o muhteşem kilisenin civarında acı acı çöker üstüme dolapdere'nin hazin sonu. "buralar hep dümdüz olacak. koç müzesi geldiğinde, elbette o pazar günü kurulan nam-i diğer "hırsızlar pazarı" yani bit pazarı olmayacak ve kurtuluş'un derinliklerinde yaşayan afrikalı mülteciler artık orada yaşayamayacak. şimdiden almışlar arazileri ve evleri. fiyatlar imkansıza doğru yaklaşmış. kilisenin karşısından emladağ'a çıkan yol üzerinde rezisanslar boy boy dizilmiş. her taşını ezberledim dolapdere'nin. eroinmanlarını, hırsızlarını, göçmenlerini, pespayeliğini, tarihini ve her şeyini. sadece bundan 10 yıl sonra aynı yolu yürüdüğümde sevgim eksilecek diye üzülüyorum. yoksa hafızamda, hatıramda her şey. bütün araba tamircileri, manken satan dükkanlar, gece tekinsizliği. ah kimseye anlatamadığım bir tutku, bir kaçış. o kadar sevgi dolu geziyorum ki oraları. sarmaşığının yapraklarına bile imreniyorum.